9
Türkiye’de Kürt düşmanlığı artık gizlenmiyor. Utanılmıyor. Hatta savunuluyor.
“Devlet bekası”, “terörle mücadele”, “milli birlik” gibi süslü ambalajların içinde pazarlanıyor. Ama ambalajı yırttığınızda geriye kalan şey çok tanıdık: ırkçılık.
Bir halkın dili hâlâ “bölücülük”,
kültürü hâlâ “tehdit”,
varlığı hâlâ “sorun”.
Sorun olan Kürtler değil. Sorun, Kürtlerin eşit ve özgür olma ihtimalinden korkan zihniyet.
Kürt düşmanlığı bugün sadece silahla, yasakla, operasyonla yürümüyor.
Televizyon ekranlarında, sosyal medyada, köşe yazılarında, hatta gündelik sohbetlerde üretiliyor.
“Ben ırkçı değilim ama…” diye başlayan her cümle, bu düşmanlığın küçük bir cephanesidir.
Bir çocuk anadilinde konuştuğu için susturuluyorsa,
bir kadın örgülü saçıyla “tehlikeli” ilan ediliyorsa,
bir gazeteci Kürt olduğu için hedef gösteriliyorsa,
orada hukuk yoktur, adalet yoktur, demokrasi hiç yoktur.
Buna rağmen hâlâ şunu söylüyorlar:
“Biz Kürtlerle değil, terörle sorunumuz var.”
Bu cümle artık inandırıcı değil. Çünkü:
Kürtçe şarkı da terör sayıldı
Kürtçe tabela da
Kürtçe tiyatro da
Kürtçe ağıt da
Demek ki mesele silah değil.
Mesele kimlik.
Asıl korku şu:
Kürtlerin boyun eğmemesi.
Kendi adını kendi koyması.
Kendi kaderini konuşmaya cüret etmesi.
Ve evet, bu ülkede Kürt düşmanlığı yalnızca devlet politikası değil; toplumsal bir hastalık hâline getirildi.
Sessiz kalanlar da, “aman şimdi sırası mı” diyenler de bu hastalığın taşıyıcısıdır.
Net olalım:
Bir halkı sürekli “tehdit” diye tanımlarsan, bir gün o halkın öfkesini “neden oldu” diye soramazsın.
Baskıyı normalleştirirsen, barışı suç sayarsan, sonunda şiddeti kutsarsın.
Kürt düşmanlığı bu ülkeye güvenlik getirmedi.
Birlik getirmedi.
Huzur hiç getirmedi.
Sadece daha fazla inkâr, daha fazla adaletsizlik, daha fazla utanç bıraktı.
Ve artık şunu söylemenin zamanı çoktan geldi:
Bu karanlık dili reddetmeyen herkes, bu karanlığın ortağıdır.
-- Adversting 7 REKLAM ALANI --
Gündem
Gündem
Dünya ve Avrupa
Dünya ve Avrupa
