9

 

BİR ÇÖL GECESİ RÜYASI

15:12:41 | 2020-05-16
Sema Efe
Sema Efe     

Pamuğum, Pamuklu Prensesim, Pamuklar kraliçesi kadınım, canım nenem! Dün gece seni gördüm rüyamda… Diyordum ki,

“Beni buraya, Tanrının Kenti denilen bu şahane şehre getirdiğin, emek verdiğin, benimle masallara girdiğin, beni masallara sokmaktan usanmadığın için seni büyüyünce yiyeceğim, büyükannem benim.”

Bu, o büyülü memlekette sana ettiğim son cümleydi…

Güneşin Afrika kıtasında son battığı yer olan Fas’ta; o hayal bile edilemez cennetlerde; en alt katında namaz kılmanın okyanusa secde etmek olduğu, en üst katında edilen dualarınsa –açılır kapanır tavanı nedeniyle- doğruca göğe ulaştığı o devasa camilerde çok şey öğrendim ben. Elbette ki, sayende öğrendim. Mesela, “Bu hayatta sadece insanlara duyarlı olmayacaksın!” demiştin bir gün kızgınlıkla,

“Duyarlıysan, dünyadaki her şeye duyarlı olacaksın. Hiçbir şeyin kılına zarar gelmesine izin vermeyeceksin. Dağa, bayıra, çayıra, çöle, tarihe, gördüğün-görmediğin bütün hayvanlara, ağaca, dereye, nehre, denize, çağlayana…”

Bazen düşünüyorum da, belki de hiç öyle biri değildin. Yani pamuktan değil de, demirden bir leydiydin? Seni ben eritmiş olabilir miyim, acaba? Bence herkes hemen dönüp etrafına baksın ve varsa bir demir leydi, hemen eritsin. Sevgiyle eritsin. Çünkü en olmaz şeyler bile sevgiyle eriyorlar. Isısı en yüksek şey sevgiymiş, bu dünyada…

Dün gece işte o cenneti gördüm rüyamda; ömrümün belki de en güzel on gününü geçirdiğim o efsunlu memleketi. Ben deniz çocuğuyum, büyülenmiş gibi hemen okyanusun tam üstüne oturdum. Uzaklara baktım, derinlere daldım, büyüdüm. Tek başıma. Günlerce. Kumlar yuttu beni, dalga oldum, boğuştum. Buzlu nehirlerin kıyılarından geçtim, donmuş göllerden… Zamanda Asılı Kalmış Yer’e askı oldum. Sustum. Sen de böyle yapardın; bir şey söyler, susardın. Niye desen, “Lafımın gidip yerini bulmasını bekliyorum!” derdin.

Ve oradan bir masal yazdım, okyanusu dinleyerek; masalda, önce şehrin sokaklarını yürüdüm, çöle sonra karıştım.

Çölde açıldı kapılar, oralardan geçtim. Çölle okyanus arası bir şeydim, kaybettim. Ben ikisine düştüm, ikisi birbirine. Gerçekle hayal bir birine karışıyordu, kendime kaçtım. Kendimi, kaybolup kaybolup buldum.

Su kuşları, yeleleri kabarık dörtnala Berberi atları, beyaz okyanus köpükleri derken, ben hepsine dadandım; ne çölsüz ne okyanussuz yapamıyordum. Denizler anasına vuruldum. “Kıyısına vurgun denizyıldızları varmış, rivayete göre…” dediler, rivayetin yıldızı oldum. Kıyılarına vurdum. Büyücüler Adası’nda büyü, Kurşun Adası’nda kurşundum o günden sonra. Nazara karşı döküldüm.

Baktım, senden sonra daha da grileşmiş evler; belki iyi gelir diyerek, önce Atlas’ın rüzgârını kovdum, sonra kumları ve bin bir renkli limanı ovdum. Yine de ağarmıyordu şehir.

Hani sen gitmeden önce, geceleri sadece Akrepler, maviyi kızıl olarak görürdü ya? Ateşten korktukları için maviye yaklaşmazlardı ya? Hani o yüzden bu şehir, kapılarını maviye boyardı ya? Şimdi artık herkes akrep, nenem! Herkes mavi. Ben de elimden geleni yapıp -sen öyle dedin diye- her rengi doğru görmeye çalıştım.

Rüyamda, o şehrin rengârenk deri kuyularındaki insanlarına, bu yüzden okyanus üstünden baktım… Yıllar sonra onlara yeniden baktım. O deri sularının derin kokusu içinde, soğuğa hiç aldırmadan hâlen çıplak ayak çalışıyordu insanlar. Ama gariptir, buna canım yanmıyordu. Çünkü sana verdiğim sözü tuttum, ‘büyükkocamanannem’ ve artık, sahiden iyileştim. Hayatta iyi-kötü, eğri-büğrü, yanlış-doğru nedir ayırt edebiliyorum. En azından, ağlamakla ve üzülmekle çözülmüyor bu işler, bunu biliyorum. Bu yüzden, hayata iyi gelebilecek işler yapıyorum. Ama maalesef, şehir hâlâ o şehir! Yazarın dediği gibi yani: Güzel-çirkin, pis-temiz, eski-yeni, zengin-fakir, hepsi yan yana duruyordu hâlâ... Hep iç içeler hâlâ... Ve bu yüzden, ruhumuzun bakir ve dağınık kısmına hitap ediyor hâlâ.

Karanlık koridorlara girdim sonra; ucu güneşli koridorlara. Yol pusulasıdır ışık; ışığa yürüdüm. Kuşların senfonisi çınlıyordu duvarlarında ve tüneller beni hep eğlendirirdi. Yine eğlendim. Gün ışığına bayılırım çünkü. İçim açılır. Koridor da bir tünel değil miydi sonuçta. Yine bayıldım.

Göğe varıyorlardır diye, daracık merdivenleri tırmandım sonra. Senin olduğun bulutu tutmak lazımdı. Ve incecik bir Arap müziği geliyordu bir yerlerden. Bir de bir meydanın uğultusu. Güneş de ha gitti ha gidecek. Ben kalktım, çöle uçtum.

Gerçekten de ‘Ülkenin boynunda bir gerdanlık gibi duruyor’ Atlas Dağları. Sahra’ya doğru inen karlı ormanları, hâlâ kartpostallar kadar güzel. Karın tipinin ortasından, koyun sürüleri ve Berberi çobanlar geçti, telaşlı telaşlı. Sanırım yolda kalmaktan korkuyorlardı. Ben de yolda kalmaktan korkardım. Geçmişten gelen sesini duydum,

“Korkmak da, şaşmak da güzel şeylerdir,” diyordun… Sonra konuşmaya başladık,

“Demiştim, çocuk yaştaki korkuların korku bile olmadığını zamanla anlayacaksın, diye… Sanırım anlamışsın?”

Ağzımı açacak oldum. “Sus ve dinle!” dedin. Dinledim,

“O yüzden, tadını çıkar yaşının. Şunu da hiç unutma, bütün yaşları bir gün mutlaka tadar insan. Yeter ki yaşasın. Ama tek bir şeyi yapamaz; geride bıraktığı yaşlara gidemez. O yüzden gününü, anını, hayatı sev. ‘Çocukluğum, masallar, hayat’ diyerek, o kadar üzüldün ki, ben her seferinde üzüntü(n)den öldüm. Lütfen artık yapma!”

Hava kararmaya yüz tutmuştu. Kukuletalı Berberilere yıllardır arkadan vuran kıpkızıl güneş hâlâ öyle vuruyordu ve onlar hâlâ bu saatte birer gölgeydi. Çok uzaklardaki bir köyden cılız

ışıklar yandı. Ve gökyüzü, hâlâ apaçık görünüyordu; Ay, Samanyolu, Kuzey Yıldızı, Küçük Ayı, Büyük Ayı, kayan yıldızlar, meteorlar, her şey… “Yıldız’cım!” dedim yıldızın birine,

“Dünya acilen iyi, güzel ve şahane bir yer olsun, lütfen! Lütfen yap bunu!”

Manzara birdenbire ve tamamen değişmiş, sıcaklık hızla yükseliyordu. Bir ses yankılandı ülkenin bütün semalarında,

“Güneşin ülkesi, diyelim mi buraya hatunlar?”

Sahra’nın büyülü kapısındaydım, kimseler yoktu, peki bu sesler nereden geliyordu? Beni yine sen aydınlattın ve dedin ki,

“Milyarlarca yılın fısıltısı bu! Yıllar sesleniyorlar!”

Biri bir türkü çığırmaya başladı çölün göğüne. Öyle acıklıydı ki, duyan donakalırdı.

“Nasıl da güzel söylüyor, dimi Pamuk’um?”

“Büyük acılardan geçen her yürek yanardağ olur, güzel kızım.”

Çöle vardığımızda, ateş kızılıydı ortalık; gün batıyor, zaman yanıyordu... Ve yine tek renk, tek desendi Sahra… Ve rüzgâr, kumlarda yine şahane desenler oluşturmuştu… Ve muazzam bir sessizlik hâkimdi koca çöle, çıt çıkmıyordu. Hava kararıp, yıldızlar göz kırptığında, çöl gecesi ayazını özlediğimi düşündüm… Sanki ömrüm orada geçmiş… Kendimi kumlara attım. Sen, bir görünüp bir kaybolarak, benimle konuşuyordun.

“Aferin! Kum, çöl, buranın derinliği, ancak böyle hissedilir. Hadi şimdi bir de gözlerini kapat!”

“Ama Pamuk! Çok özledim seni ben…”

“Bak gene aynı şeyi yapıyorsun! Yine, ‘olmayanı’ istiyorsun. Ben artık yokum, canım kuzum, ben artık yokum. Bunu anla lütfen! Bazen böyle rüyalarında görebilirsin, o kadar! Haydi bakalım, şimdi ne yapıyoruz? Elimizde olanın hakkını veriyoruz! Bir kum okyanusundasın, baksana! Buna yoğunlaş! Üstünde koca gökyüzü ile sayısız yıldız, altındaysa milyarlarca yılın kumu var…”

Öyle üşümüştüm ki. Kendimi kuma gömdüm. Çöldeki çadırların ışıkları ve ateşleri teker teker söndüler. Sonra rüzgâr çıktı ve uzaklardan, çok uzaklardan sesler getirdi; maksatları geceleri kumda at sürmek olan at ve çöl düşkünü gençlerin sesini… Bir de atlarınkini…

“Masallar çağırıyor beni büyükanne!”

“Beni de yine masallar çağırsa keşke!”

Sesler giderek yaklaşıyor, sen sözlerine devam ediyordun,

“Herkes, kendisini masalların çağırmasına izin vermeli bence!”

Çölü sessizlik sarmıştı yeniden. Kum tepelerinin birinde bir at silueti belirdi. Orada, öyle, bir heykel gibi duruyordu. Sen dedin ki,

“Çocuklar, masalların çağrısına kulak vermeli!”

Sabaha kadar, o çölde, öyle koyun koyuna yatarken, kirpiğimizi kırpmadık. Muhabbet kuşları, Ağustos böcekleri halt etmiş; bıcı, bıcı, bıcı…

“Biliyor musun? Çölde hep burnum sızlar benim, özlemlerim depreşir. Her gelişimde annemi, babamı, çocukluğumu, kocamı, gençliğimi özlerim… Hatta hiç bilmediğim şeyleri…”

Nenem, dün gece benim de burnum sızladı o çölde! Sanırım çocukluğumu bırakmıştım orada. O gece bırakmıştım; yıllar önceki o muhteşem çöl gecesinde… Ah pamuğum. Ah benim güzel arkadaşım. Akran sayılırız artık. Şimdi şimdi anlayabiliyorum seni…

Bir bilsen, kaç çeşit çölde kaç güneş doğurdum senden sonra ben… Ah bir bilsen!

Sonra, bir varil gibi yuvarlandığım o kumlardan usulca kalktım. Henüz karanlıktı. Herkes uyanmış, sessiz, hareketsiz, güneşin doğmasını bekliyordu. (Bilirsin, sanılanın aksine, çöl hep kalabalıktır…) Sonra güneş, usulcana doğdu yeniden. Nazlı, asil, çekingen… Doğudan öyle renkler getirmişti ki, her yer, mavinin akıldışı tonlarına büründü. Kumlarda şimşekler çakıyor sandım… Bir tek sen yoktun, yine de fısıldadın,

“Daha yeni başladın prenses. Senin keşfetmeni bekleyen ışık, daha derinlerde...”

Kimsesizdim. Deveye binmeden, günlerce yürüyerek varmıştım çöle. Filmlerdeki gibi. Yıkıla döküle. Sırf çelik olayım diye. Çocukluğumun çölüne bir de yetişkinken gideyim bakayım, diye… Ama çölü bitirmiştim artık; gölgeye, serinliğe, feraha kaçıyordum. Sahra’ya Açılan Kapı’yı, birazdan Atlaslara açacaktım…

Bereketsizdi hâlâ bozkır. Toprak hâlâ bir damla suya hasretti. Derin bir vadiden geçtim, suyolunda su içtim. Yol-çöl, Atlaslara bağlandı, şaştım. Serinlik demekti vadi. Yeşillik demekti. Çam, portakal, verimli toprak, yaprak, verimlilik demekti. Bereket demekti. Nereden bakılıra bakılsın çöl hoş bir hikâyeydi. Dedin ki sen,

“Soğuk-sıcak, siyah-beyaz, iyilik-kötülük, her şeyi yaşamalı, görmeli, her şeye değmeli, her şeyi sınamalı insan... Yoksa kişiliği aksak kalır. Ve “Ben şöyleyim, ben böyleyim” lafları, ahkâm kesmek olur…”

Ve uyandım!

Şimdi senin yollarındayım… Söylediklerinin yolunda… Ne dediğini anlama yolunda…




ETİKET :  

Tümü
UA-147632479-1