Üç Saat, Bir Sınır ve Özgürlüğün Değeri-Haliye Donmuş Yazdı!

Bazen insan özgürlüğün değerini, onu kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kaldığında anlıyor.

Ben de bunu bir sınır kapısında öğrendim.

Schengen'de 90 günlük kalış süremi bir gün aşmıştım.

Sadece bir gün.

Bulgaristan polisi daha önce beni uyarmıştı. Ben ise o uyarının ne kadar ciddi olduğunu anlayamamıştım.

İnsan bazen başına gelmeden bazı şeylerin ağırlığını kavrayamıyor.

Sonra Passau...

Almanya sınırında polise kendim danıştım.

Polisin yüzündeki ciddiyet, o ana kadar hafife aldığım meselenin gerçek ağırlığını bir anda önüme koydu.

Yanımdaki arkadaşım için hapis ihtimalinden, benim için ise sınır dışı edilmekten söz edildi.

Bir anda bütün yolculuk değişti.

Az önce yolculuk yapan iki insandık.

Şimdi ise önümüzde ne olacağını bilmeyen iki insandık.

Neyse ki polis kötü niyetli olmadığımı gördü. Durumu kabul ettiğimi ve işbirliği yaptığımı anladı.

Sonra o cümleyi söyledi:

“Üç saat içinde Almanya'yı terk edin.”

Üç saat...

Hayatımda belki de ilk kez üç saatin bu kadar kısa olduğunu hissettim.

Arkadaşımla yola çıktık.

Fakat sınırdan uzaklaştıkça içimdeki gerilim kaybolmadı.

Hırvatistan sınırına geldiğimizde yeniden durduk.

Ve bekledik.

İşte hayatımın en uzun bekleyişlerinden biri orada başladı.

Motorun sesi dışında pek bir şey yoktu.

İnsanlar kendi dünyalarında hareket ediyordu.

Arabalar sıraya giriyor, ilerliyor, duruyor, tekrar hareket ediyordu.

Dışarıdan bakıldığında sıradan bir sınır kapısıydı.

Ama benim için öyle değildi.

Ben artık her saniyeyi başka türlü hissediyordum.

Pasaport elimdeydi.

Bir süre ona baktım.

Sonra etrafa baktım.

Sonra tekrar saate...

Dakikalar geçiyordu.

Ama sanki zaman ilerlemiyordu.

Bir görevlinin bize doğru bakması bile içimde yeni bir soru oluşturuyordu.

Bize mi bakıyor?

Bir şey mi fark etti?

Birazdan yanımıza mı gelecek?

Bir soru soracak mı?

Pasaportları tekrar isteyecek mi?

Bizi bekletecek mi?

Geri mi çevirecek?

Yoksa hiçbir şey olmamış gibi geçip gidecek miyiz?

Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyordum.

Ve insanın zihni, cevapsız kaldığında en kötü ihtimalleri üretmeye başlıyor.

Konuşacak fazla bir şeyimiz de yoktu.

Arkadaşımla yan yana oturuyorduk.

Bazen birbirimize bakıyorduk.

Ama söyleyecek söz bulamıyorduk.

Çünkü ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu.

“Şimdi ne olacak?”

Bir süre sonra insan beklemekten yorulmuyor.

Belirsizlikten yoruluyor.

Çünkü beklediğiniz şeyin ne olduğunu biliyorsanız, zaman geçer.

Ama neyi beklediğinizi bilmiyorsanız, her saniye yeni bir ihtimaldir.

O sırada geçmişte önemsemediğim şeyler birer birer aklıma gelmeye başladı.

Bulgaristan'daki uyarı...

“Bir gün” diye küçümsediğim o süre...

Passau'daki polis...

Üç saat...

“Sınır dışı edilirsiniz” sözleri...

Hepsi zihnimde tekrar tekrar dönüyordu.

Bir an önce Türkiye'ye dönmek istiyordum.

Ama önce bu sınırdan geçmemiz gerekiyordu.

Ve ben ilk kez bir sınır kapısının sadece iki ülke arasındaki çizgi olmadığını hissediyordum.

Sanki önümde görünmeyen bir kapı vardı.

O kapının diğer tarafında yolculuk devam edecekti.

Bu tarafında ise her şey yeniden başlayabilirdi.

Bekledik.

Biraz daha bekledik.

Sonra yeniden hareket ettik.

O birkaç dakikanın ne kadar sürdüğünü bugün bile tam olarak hatırlamıyorum.

Ama hissettiğim duyguyu çok iyi hatırlıyorum:

Belirsizlik.

Sonunda geçişimize izin verildi.

Yol devam etti.

Fakat ben hemen rahatlayamadım.

İçimde hâlâ “Gerçekten bitti mi?” sorusu vardı.

Evet. En azından bu gece için bitmişti.

Arabadan indiğimde derin bir nefes aldım.

O nefes, sıradan bir nefes değildi.

Bir süre önce bir sınır polisinin karşısında geleceğimin ne olacağını bilmezken, şimdi başka bir ülkede özgürce yürüyebiliyordum.

İşte o zaman özgürlüğün ne olduğunu gerçekten anladım.

Özgürlük bazen büyük cümlelerle anlatılmıyor.

Bazen sadece bir kapıdan geçebilmek...

Bir yere gidebilmek...

Kendi kararını verebilmek...

Ve gecenin bir saatinde derin bir nefes alabilmek demek.

Sabah olduğunda ilk uçakla Türkiye'ye döndüm.

Geriye dönüp baktığımda yolculuğun en önemli anı bir şehir değildi.

Bir meydan değildi.

Bir manzara değildi.

O sessiz sınır bekleyişiydi.

Çünkü o bekleyişte insan kendisiyle baş başa kalıyor.

Geçmişte yaptığı küçük hataları düşünüyor.

Geleceğin ne kadar kolay değişebileceğini fark ediyor.

Ve sahip olduğu şeylerin kıymetini, onları kaybetme ihtimaliyle yüzleşince anlıyor.

Ben o gece özgürlüğün değerini öğrendim.

90 günün üzerine eklenen bir günün, insana saatlerce süren bir belirsizlik yaşatabileceğini gördüm.

Ve şunu anladım:

İnsan bazen özgürlüğünü kaybetmez.

Ama onu kaybedebileceğini hissettiği birkaç dakika bile, özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu öğretmeye yeter.

 Belgrad'a ulaştığımızda ilk kez o sorunun cevabını kendi içimde verdim.

Hırvatistan sınırında yaşadığımız o uzun ve sessiz bekleyişten sonra sonunda Belgrad'a ulaştık.

Ve tam “Nihayet biraz rahatlayacağız” derken hayat bize başka bir sürpriz hazırlamış.

Meğer ben, farkında olmadan Çinlilere ait bir oteli rezerve etmişim.

Odaya girdik.

İlk anda her şey normaldi.

Sonra yan odadan sesler gelmeye başladı.

Konuşmalar...

Gülüşmeler...

Bir şeylerin masaya bırakılma sesleri...

Merak ettim.

Nasıl bir cesaret geldiyse artık, sesin geldiği tarafa doğru yürümeye başladım.

Kapıya yaklaştım.

Kapıyı açtım.

Ve karşımda...

Altı mı, yedi mi tam sayamadığım erkek, bir masanın etrafında oturmuş, okeye benzeyen taşları olan bir oyun oynuyordu.

Ben onlara baktım.

Onlar bana baktı.

Sanırım o anda odadaki herkesin beyninden aynı soru geçti:

“Sen kimsin?”

Ama bunu kimse söyleyemedi.

Çünkü benim şaşkınlığım onların şaşkınlığından pek farklı değildi.

Bir an öylece bakıştık.

Ben elimde anahtar, onlar masanın başında...

Sonra aklıma parlak bir fikir geldi.

Elimdeki oda anahtarını gösterdim.

İşaret diliyle:

“Bu oda hangimizin?”

demeye çalıştım.

İçlerinden özgüveni en yüksek olanlardan biri hemen ayağa kalktı.

İngilizcesi benimkinden biraz daha iyi olduğu için durumu anlamış olacak ki:

“Sorry! Sorry!”

diyerek bizi dışarı çıkardı.

Ben hâlâ ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Arkadaşım bana bakıyor, ben arkadaşıma bakıyorum.

Bir süre önce Almanya'da sınır dışı edilme korkusu yaşayan bizler, şimdi Belgrad'da yanlış odaya girmiştik!

İnsan hayatında böyle bir geçişi ancak seyahat edince yaşayabiliyor.

Resepsiyona indik.

Resepsiyondaki genç kadın da yarım yamalak İngilizcesiyle durumu anlatmaya çalıştı.

Meğer bizi yönlendiren kişi otel sahibiymiş.

Bugün otelde misafirlerin olduğunu bilmiyormuş.

Odayı boş sanıp bize vermiş!

Kadın mahcup bir şekilde özür diliyor, biz ise artık sinirlenmekle gülmek arasında kalmışız.

Çünkü birkaç saat önce sınırda “Acaba başımıza ne gelecek?” diye korkan biz, şimdi başka bir ülkede yanlışlıkla insanların odasına girmiştik.

Bir de işin güzel tarafı vardı.

Otel yönetimi özür diledi, yanımıza bir araç verdi ve bizi yakındaki başka bir otele yerleştirdi.

Böylece o gece hem sınır stresinden hem de yanlış odanın uluslararası krizinden kurtulmuş olduk.

Hayat bazen gerçekten garip.

Bir saat önce sınır polisinden korkuyorsunuz.

Bir saat sonra başka bir ülkede, elinizde oda anahtarıyla altı-yedi yabancı erkeğin oyun masasının başında dikiliyorsunuz.

Ve hepsi size bakıyor.

Siz onlara bakıyorsunuz.

Kimse ne diyeceğini bilmiyor.

Sonunda sadece bir anahtar konuşuyor.

O gece Belgrad'da ilk kez güldüm.

Belki de ihtiyacım olan tam olarak buydu.

Çünkü insan bazen yaşadığı korkunun içinden çıkabilmek için büyük bir şey yaşamaz.

Bazen yanlış bir otel odası yeter.

Sabah olduğunda ilk uçakla Türkiye'ye döndüm.

Geriye dönüp baktığımda bu yolculuktan aklımda kalan sadece sınırlar, polisler, süreler ve korkular değil.

Bir de o masa kaldı.

Altı mıydı, yedi miydi hâlâ bilmiyorum.

Ama yüzlerindeki şaşkınlığı hiç unutmuyorum.

Ben onların odasına yanlışlıkla girmiştim.

Onlar da benim hikâyeme yanlışlıkla girmişti.

Ve belki de bütün bu maceranın en güzel tarafı buydu:

Bazen hayat, en gergin anınızın ortasına küçük bir kahkaha bırakmayı da biliyor.

Evet. En azından bu gece için bitmişti.

Arabadan indiğimde derin bir nefes aldım.

O nefes, sıradan bir nefes değildi.

Bir süre önce bir sınır polisinin karşısında geleceğimin ne olacağını bilmezken, şimdi başka bir ülkede özgürce yürüyebiliyordum.

İşte o zaman özgürlüğün ne olduğunu gerçekten anladım.

Özgürlük bazen büyük cümlelerle anlatılmıyor.

Bazen sadece bir kapıdan geçebilmek...

Bir yere gidebilmek...

Kendi kararını verebilmek...

Ve gecenin bir saatinde derin bir nefes alabilmek demek.

Sabah olduğunda ilk uçakla Türkiye'ye döndüm.

Geriye dönüp baktığımda yolculuğun en önemli anı bir şehir değildi.

Bir meydan değildi.

Bir manzara değildi.

O sessiz sınır bekleyişiydi.

Çünkü o bekleyişte insan kendisiyle baş başa kalıyor.

Geçmişte yaptığı küçük hataları düşünüyor.

Geleceğin ne kadar kolay değişebileceğini fark ediyor.

Ve sahip olduğu şeylerin kıymetini, onları kaybetme ihtimaliyle yüzleşince anlıyor.

Ben o gece özgürlüğün değerini öğrendim.

90 günün üzerine eklenen bir günün, insana saatlerce süren bir belirsizlik yaşatabileceğini gördüm.

Ve şunu anladım:

İnsan bazen özgürlüğünü kaybetmez.

Ama onu kaybedebileceğini hissettiği birkaç dakika bile, özgürlüğün ne kadar değerli olduğunu öğretmeye yeter.